
Üzerinde şok etkisi yapan, hiç beklenmedik bir sırada, ansızın annesini kaybetmesi sağlığını iyice sarsmıştı. Bu kayıptan birkaç ay sonra, herşeye karşın, çalıştığı okulda Aşık Veysel gününü düzenledi ve yönetti.
Güner Ener’in kafasındaki öğretmenlik saplantısı geçmemişti. Kitabı bitirdiği sırada öğretmenlik olanağı ortaya çıktı ve 1968 yılında Ankara Yükseliş Koleji, Lise Bölümünde resim öğretmeni olarak çalışmaya başladı.
Başladığında sayısı sekiz olan resim sınıfları, bir ay sonra, daha önce müzik dersini seçmiş sınıfların birbiri ardından yönetime başvurup resim dersine geçmeleriyle, tam 17'ye ulaştı, öğrenci sayısı ise 700'e.
Zordu elbette, hergün ve gün boyu sınıf sınıf dolaşmak, birbirine benzemeyen bu sınıflarda uyum ve iletişim kurabilmek, gelişme sağlamak. Zordu ama olanaksız değildi. Bazı sınıflarla bir kaç hafta, bazı sınıflarla da bir-iki ay sürdü iletişim ve denge sağlamak. Çok yoruldu, kafa patlattı, direndi ve hiç sinirlenmeden, sabırla ve sevecenlikle sorunları çözdü. Sonuç harikaydı, her iki taraf için. Hafta başında seçip anlattığı konuyu uygulamak için çizimini istediği örneği onyedi sınıfta tekrarlıyordu; kademeleri önemsizdi, hepsi aynı ölçüde deneyimsiz ve bilgiden yoksundu. Bu ara kendisi de bir şeyler öğreniyordu, yediyüz tane farklı anlatımı, çözümü izledikten sonra. Akşam evde köpeği ve kendisi uçup gelen, evin yaşamına katılan kanaryası, minik, şakacı sincabıyla oturup dinlenirken kafasına hep aynı soru takılıyordu: yediyüz birinci nasıl olabilir? Ben yapsam ne yapardım? Nasıl yapardım?
Yıl sonuna ulaşıldığında, ilk haftalarda sıraların üstünde, neredeyse düz duvarda dolaşan nice genç insan artık sessizce yerlerinde oturup canla-başla resim yapar olmuşlardı. Yepyeni birşeylerle tanışma, sevilme, korunma, savunulma hiç beklemedikleri bir yerden cömertçe sunulmuştu. Ayrıca hiç bilmedikleri bir konunun özünü kavramış, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun tanımladığı gibi “bir çocuk oyunu kadar eğlenceli ama “belalı” bir iş“ olduğunu öğrenmişlerdi. G.Ener de eğitimin böyle bir şey olabileceğini kendine ve öğrencilere kanıtlamış olmanın mutluluğunu yaşıyordu. Sevgi ve bilgiyle neler çözülmezdi ki? Doğru eğitim her şey demekti. – Aralarından bazıları Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde eğitim gördü, başarılı öğrenciler olarak. Mezun olduktan sonra Jale Betil Paris'e gitti ve dönmedi. Baydu Özkan da Kıbrıs'a. Muhsin Bilyap kendi kendini yetiştirip İstanbul'lu profesyonel ressamlar arasında yer aldı.
Kafasına takılan 701 inci resmin ardına düşmeye karar verdi. Hiçbir şeyin, hiçkimsenin yapamadığını bu 700 çocuk başarmıştı. Evet ressam olacaktı ve daha farklı okullarda da ders verebilecekti belki.