Sürekli kapak üretmek, eğer üretici titiz bir çalışma biçiminde direniyorsa ve kısa aralıklarla birbiri ardından üretim yapıyorsa, yorucu-yıpratıcı bir iştir. Ama keyifli yanları da vardır. Önce, sevdiği bir kitabın ufacık bir parçası olabilmek, ya da kapak yoluyla sakıncalı bir mesajı iletebilmek, özellikle baskı dönemlerinde.
Ayrıca, G.Ener'in yıllarca çalıştığı Cem Yayınevi o dönemin en büyük ve kaliteli yayıneviydi. En çok satan da. Bu düzey - yerli ve yabancı - birçok yıldız yazarla, düşünürle yıllarca haşır-neşir olmak da demekti.
Pazartesi günleri G.Ener'in kapak teslim günüydü genellikle. Ve pazartesileri birçok yıldız yazar da oradaydı. Örneğin Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Fazıl Hüsnü Dağlarca, İsmail Cem, Doğan Avcıoğlu, Rasih Nuri İleri, Bekir Yıldız ve öbürleri. Yabancı konuk varsa o da patronun odasındaydı. Necati Zekeriya, Cengiz Aytmatov, Konstantin Simonov, Vasko Popa, Edita Morris gibi.
İşler hafifleyince, büyük bir grup halinde, akşam yemeğine gidilirdi. Ya Taksim'e Hacı Baba'ya, ya da boğazın iki yakasından birine balık yemeye. Yabancı konuklar da elbette aralarında olarak.
Dağlarca'nın şaşırtıcı, doğaçlama şiirleri, Aziz Nesin'in kahkahalar üreten pırıltılı espirileri sofrayı renklendirir, değerlendirirdi. Arada bir de olsa, bu sofralara katılmak keyifliydi.
Yabancı yazarlar kapaklarının çizerini görünce şaşırırlardı genellikle. Nedense erkek ressam beklemekteydiler, üstelik şöyle yerine oturmuş türünden. Üniversite öğrencisi görünümlü bir genç kadın şaşırtıcıydı elbette.

Edita Morris yayınevinde karşılaşır karşılaşmaz tezahürata başlamıştı: "Aa, olamaz, siz genç bir kızsınız! Hem de güzel! Üstelik burnunuz hayatımda gördüğüm en zeki burunlardan biri!"
O gün öğle yemeğini Yaşar Kemal, Ülkü Tamer, Erdal Öz, Ali Uğur, Oğuz Akkan - Yayınevi sahibi - ve G.Ener Kumkapı yönündeki bir büyük otelin denize bakan bahçesinde yediler. Herkes keyifliydi. Bir ara Edita Morris tek çocuğundan, oğlundan söz ederken birden G.Ener'e döndü: " Neden oğlumla evlenmiyorsunuz? Evlenin ne olur. İlk defa akıllı bir karısı olur böylece. Hem de güzel. Ben de rahat ederim. " dedi.
Söyledikleri çevrilince herkes güldü. Edita: "Gülmeyin, ciddiyim." dedi. Ertesi gün ve üçünçü gün oğlundan her söz edişte G.Ener'e dönüp "Hani sizinle evlenecek olan oğlum" diye vurgulayarak sözünü sürdürüyordu.
İkinci gün Şişli'de, Sander Kitabevi'nde imza günü düzenlenmişti. Edita Morris'in kitaplarını basan iki kitabevi, üstlerinde yığılı kitaplar olan, iki ayrı masa hazırlamıştı. Edita Morris ikisinin arasındaki koltuğunda oturuyor ve kitaplarını imzalıyordu. Bir - iki saat içinde Cem Yayınevi'nin kitapları tüketildi. Bu arada yayınevi yöneticisi Ali Uğur bir arabaya atlamış ve kısa sürede bir yığın kitapla dönmüştü. Edita "Kitabı değil kapağı alıyorlar." dedi herkes güldü. Ve süre doldu.
Kitabevinden çıkınca, G.Ener ve E.Morris biraz yürüyüp G.Ener'in yakındaki evine gideceklerdi. Edita - bütün yabancı konuklar gibi - Ener'in tual çalışmalarını görmek istiyordu. Ülkü Tamer'den alınan tiyoya göre Edita, her gün saat 17:00 civarında, viski içerdi.
Saat 17'yi az geçe G.Ener'in bir çatı katındaki ev-atölyesindeydiler; nohut oda - bakla sofa yaşam alanı ve atölye olarak kullanılan, bir duvarı ön tarasa bakan kocaman bir pencereden oluşan, büyükçe bir antre. Sokak kapısından girer girmez gelenleri karşılayan kahverengi-beyaz, küçük bir köpek, bir resim şovalesi, yüksek bir tabure, yanında çok eski bir sandığın üstüne dizilmiş boyalar, fırçalar, terebentin şisesi, fırça ve el temizlemede kullanılan bezler ve yerde kırmızı-beyazlı büyük bir kilim, bir de kırmızı şezlong. Saatler boyu ayakta çalışıp, arada bir tabureye ilişip sürdürülen üretime yarım saat ara verip, belki bir fincan kahve, bir sigara içerek dinlendiği, bazan çalışmasını izlemek isteyen dostlarına ikram ettiği şezlong. Ve yoğun yağlıboya, terebentin ve tütün kokusu.
Antreyi ilgi ile izleyerek oturacakları odaya geçti E.Morris. Az sonra, masaya dönüştürülmüş, kırmızı boyalı balıkçı tablasının çevresindeki kırmızı-siyah kareli koltukların birine oturmuş, viskisini-ki Ener'in bir Dr. hanım arkadaşı tarafından pürtelaş sağlanmıştı, o yıllarda bulunmaz hint kumaşı gibiydi çünkü - yudumluyordu, Türk fıstıkları eşliğinde. Duvarları kaplayan kitaplıkları, pencere kenarındaki çiçekli saksıları, bir ilkokul sırası biçiminde dizaynı olan küçük yazı masasını, üstündeki minik daktiloyu uzun uzun süzdü. Sorular sordu.
G.Ener, yer kıtlığından koridorda istiflediği koca tuvalleri tek tek taşıyıp konuğuna sundu. Bazıları hakkında bilgi verdi, açıklamalar yaptı. Edita zaman zaman "Oh, my God!" diyerek, bazan derin bir sessizlik içinde, düşünceli bir yüzle izledi. Birini dayanamayıp alkışladı. Sonra sorular sordu. Resimler bitince sohbet başladı.
İki farklı dünya karşı karşıya oturmuş, akıcı bir diyalog kurmuşlardı. Ortak çok şeyleri vardı konuşacak.
Edita Morris Amerika'da yaşıyordu, zaman zaman kendi ülkesine İsveç'e ve başka ülkelere gidiyordu. Eşi Amerika'lıydı. "Şikago Mezbahaları" kitabının yazarı ve o mezbahaların sahibiydi. Çok zengindi. Edita bu zenginliği gösterişsiz ve çok olumlu bir biçimde kullanıyordu. Hiroşima kurbanları için yaptırdığı hastane devletinkinden büyüktü. Az gelişmiş ülkeleri destekliyor ve özgürlük için çarpışanlara omuz veriyordu.
Ayrılacağı sırada G.Ener'e saatlerdir kafasında evirip çevirdiği şeyi açıkladı: "Paris'te bir evim var, arada bir uğradığım. Size anahtarını vereceğim. Gidin oraya istediğiniz kadar kalın. Sınır yok. Oradaki bakıcı ve sekreterim size yardımcı olurlar. Faturalarınızı sekreterime vereceksiniz. Ayrıca her ay size gerekli nakit verilecek." dedi ve ekledi: "Bir şey daha var: kapağını yaptığınız kitabım Ülkü Tamer'in hızlı, başarılı çevirisi nedeniyle ilk kez Türkiye'de basıldı. Bütün ülkelerdeki baskılarında sizin kapağı kullanmak istiyorum. İzin verir misiniz?"
Birinci öneriye "Çok teşekkür ederim, çok cömert, iyi niyetli ve dost sıcaklığını simgeleyen bir kişisiniz. Ama ülkemi şu sırada bırakamam, bunu anlatmak zor." demekle yetinen G.Ener ikincisine "Elbette, zevk ve onur duyarım." karşılığını verdi.
Son gün Edita'nın basın toplantısı vardı. Bu toplantıda, Türkiye'de tanıştığı, etkilendiği, ilgilendiği bir iki kişinin adını verirken G.Ener'i vurguluyordu.
Ertesi gün Paris'e uçtu.
G.Ener kapağın filmini basımevinden aldı ve bir hafta sonra Paris'e postaladı. Birkaç gün sonra, Paris'te çoktan başlamış olan posta grevini gazetede okudu. Grev yaklaşık bir ay sürdü, Faciaya dönüştü, dağlar gibi birikim oldu. Posta yönetimi bu ürkütücü birikimi sığdıracak, koruyacak ve daha sonra da dağtımını yapabilecek olanağı olmadığı için imha kararı aldı. Dünyanın her köşesinden tepki geldi, bu bir skandal, bir facia diyerek. Yönetim bildiğini okudu.
Edita o sıralar dünyanın başka bir köşesine uçmuştu, Ülkü Tamer'in verdiği bilgiye göre.
G.Ener ise yaşamını zorlaştıran sorunlarla uğraşıyordu. Başka bir şey umurunda değildi. Söz konusu kitap ise dünyanın dört köşesinde yayınlanmayı sürdürüyordu farklı kapaklarla.
G.Ener ayağına gelen şansın birini geri çevirmiş, ikincisi ise şanssızlığının kanıtı olmuştu.
Aziz Nesin bir gün yayınevinde sohbet ederken "Yav, Güner'in evi türbeye dönüştü. İnanılmaz bir ilgi odağı oldu. Gelen yabancı konuklar için Boğaz'da yemek, Topkapı Sarayı, Süleymaniye Cami'si, Ayasofya, Kapalı Çarşı ve G.Ener'in Atölye-Evi şaşmaz, kaçınılmaz bir güzergaha döndü." demiş, herkesi güldürmüştü.