Daha önce aklından hiç geçmeyen bir görevi yüklendi '87 yılından beri International Women’s Club (IWC) üyesiydi. Her ayın ilk haftasında, kendilerine tahsis edilen bir sarayın –Moltkes Palae- yemek salonunda, her ay ayrı bir ülkenin elçiliği tarafından düzenlenen ve o ülkenin geleneklerini, kültürünü yansıtan etkinliklere yer verilen öğle yemeğine katılıyordu. Bir de, çevre ülkelere, ya da Danimarka içindeki çeşitli şehirlere, müzelere, şatolara yapılan günü-birlik gezilere. Bazı elçilikler benzer bir olayı rezidanslarında gerçekleştiriyorlardı, saat 11-13 arasında, “Coffee-Morning” adı altında. Gelgelelim Türk Elçiliği o zamana dek böyle bir şeye girişmemişti, böyle bir girişim ufukta da görünmüyordu. Oysa bütün ülkelerin elçilerinin eşleri üyeydiler, Türk elçilerinin de.
Durumun kolayca değişmeyeceğini fark eden G.Ener iş başa kaldı dedi ve kolları sıvadı. Ve bir “Türk Akşamüstü Çayı” düzenledi, iki Türk arkadaşının yardımıyla. Saat 15-17 arasında, 25 davetliyle sınırlı, Türk çay geleneğinin, -çörek, börek, tatlılar eşliğinde- ve Türk Kültürü, ve de Resim Sanatı’nın tanıtılacağı bir toplantı. Klüb’ün aylık bülteninde bu program yayınlanır yayınlanmaz 25 kişilik kontenjan dolmuştu. Ve evinin telefonu çalmaya başlamıştı. Bazılarını kıramadı, sayı 37’ye yükseldi.
Mutfakla arasında duvar olmayan yemek odasında açık sofra kurulacak, salondan girilen camlı terasın kapıları içeriye ve bahçeye açık olacak, bahçede ağaçların altına da masalar, sandalyeler konulacaktı. – Bu bahçe G.Ener’in elleriyle cennete dönüştürülmüştü, bir yıldan fazla süren emekle, yağmur olmadığı gün ya da saatlerde, zaman kavramını unutturan yoğun bir çalışma sonucu. Böylece, yaşlı, görkemli ağaçlar ve ısırganlardan başka bir şey olmayan bahçe, bakımlı, düzenli, iyi dizayn edilmiş, soluk kesen bir renk cümbüşüne dönüşmüştü. Babasından geçmiş olan nice şey arasında yalnızca resim değil bahçe ve bahçıvanlık tutkusu da vardı.
Mutfağa ve yemek odasına, kendininkileri takviye eden, arkadaşlarının semaverleri, çaydanlıkları, kulplu fincanların yanında ince belli geleneksel çay bardakları dizildi. Ve konuklar gelmeye başladı, kiminin elinde çiçekler, kiminin küçük armağanlar. Evi, terası, bahçeyi şaşkınlıkla dolaştılar; duvarlardaki resimler, kitap raflarındaki bolluk, Türk halı-kilimleri, şaşırtıcı teras, daha sonra ortaya çıkıp salınarak dolanan üç Türk kedisi. Semaverlerin yanında durup bardakları dolduran, kendilerinde hiç bulunmayan bir kavramdan yani “demlik”ten onlara servis yapan, pırıl pırıl, güleryüzlü iki Türk hanım, ve ortasında evin yer aldığı 1500 metrekarelik, oya gibi işlenmiş bahçe. “Bahçıvanınız bir harika” övgüsüne gülümseyerek verilen “Bahçıvan benim” karşılığının yarattığı şaşkınlık. Duvarlardaki çeşitli Türk ressamlarının arasında yer alan, büyük boyutlu "Gündöndüler" ve “Haşhaşlar” adlı yapıtların kime ait olduğunu soran, bir kaşı hep kalkık, bakışı hep tepeden bir Fransız üye “Benim” karşılığını alınca “Ama bunlar muhteşem!” diye bağırmıştı. G.Ener içinden “Bekle, biraz sonra o "ama"’yı sana yutturacağım gerisin geriye” diye geçiriyordu içinden.
Bir saat sonra, G.Ener elindeki küçük çanı çalarak eve, terasa, bahçeye dağılmış birkaçı Türk, gerisi çeşitli ülke vatandaşı –dörtte biri Danimarkalı- konuklarını salona davet etti. Kitaplığın yanına koyduğu şövaleye zaman zaman başvurarak, sözünü ettiği konuları onun üstünde görselleştirerek ve taa Orta Asya’dan başlayarak Türk Kültürünü ve sanatını anlattı. Konuklar şaşkınlık içindeydi. Türklerin bir zamanlar Şamanist olduğunu, 2000 yıldan yaşlı Türk mezarlarında dünyada dokunan ilk halıların bulunduğunu, Hindistan, Endonezya gibi ülkelerdeki batik sanatının kökeninin Türk yazmaları olduğunu Kore’de Türk yemeklerinin yendiğini – mantı gibi, üstelik adı da aynı - anlattı, örnekleriyle. Anadolu’ya göç ve fetihlerden sonra, çeşitli komşulardan kültür ve sanat yönlerinden etkilendiklerini, örneğin minyatür ve şiir gibi. Eğitilmiş üst tabakanın Farsça ve Arapça'nın ağır bastığı bir Türkçe’yle konuştuğunu, bunun edebiyata da yansıdığını, ta Viyana’ya kadar yayıldıkları için aradaki bütün ülkelerde hem yaşam biçimlerinde hem de sanat ve kültürlerinde izler bıraktıklarını. Irkçılık diye bir kavramın çok uzağında oldukları için Anadolu’ya yerleştikleri dönemde de kendilerinden çok önce o topraklarda var olan uygarlıkların sürüp giden torunlarıyla kaynaştıklarını. Daha sonra da fethettikleri farklı ülkelerdeki evlilikleri yoluyla bu güzel renkliliği çoğalttıklarını. İlginç, şaşırtıcı yetenekleri olan ve üç kıtada var olmayı başaran bu insanlar, imparatorluğun çökme döneminde istila edilmiş ülkelerini mucizeler yaratan kumandanları, liderleri öncülüğündeki akıl almaz bir savunmayla, bağımsızlık savaşıyla kazanmış, çürümüş imparatorluğun yerine pırıl pırıl bir cumhuriyet kurmuşlardı. Ve çağdaş uygarlığın içinde yerlerini almışlardı. İmparatorluğun son döneminde Türkiye’ye ulaşmış olan batı kültürü, bilim ve sanatını, cumhuriyet döneminde açılan üniversiteler, akademiler, konservatuarlar bilinçli, düzeyli bir eğitimle yansıtmış, her dalda yetenekli ustalar yetiştirmiş ve uluslar arası platformda yarışacak düzeye eriştirmişlerdi. Türklere özgü çok renklilik ve özgünlük de eklenince sonuç gerçekten ilgi çekici düzeye ulaşmıştır, diyerek noktaladı konuşmasını G.Ener ve anlattıklarıyla ilgili örnekleri kitaplardan gösterdi. Sonra “Lütfen çaylarınızı yeniler misiniz? Bu kez semaver, çaydanlık ve çayı değiştirerek. Afiyet olsun.” dedi ve sigarasını yakıp oturdu.
Bir saat sonra yine çanı çalarak konukları salona davet etti. Duvarlardaki resimleri işaret ederek, koleksiyonundaki orijinalleri, röprodüksiyonları, büyük boy kitap sayfalarını göstererek Türk çağdaş resim sanatından örnekler verdi. Son elli yıldaki gelişmeyi anlattı. Son olarak da Danimarka’da yaşamakta olan Türk ressamlarından İbrahim Örs, Bodil Örs, Cevdet Kocaman ve Güner Ener’den örnekleri tek tek şövaleye yerleştirip gösterdi.
Saat 17 olmuştu çoktan, sonra 18, 19. kimsenin ayrılmaya niyeti yoktu. Nazik konukların bazıları teşekkür edip ayrılmaya başladı birer ikişer. Saat 20’yi geçtiğinde hala 5 konuk vardı ayrılmaya niyetli görünmeyen. Evlerini telefonla arayıp eşlerini meraktan kurtarmayı akıl edebildiler. Durumu anlatmışlardı, inanılmazdı, büyülenmişlerdi. G.Ener dayanamadı: “İsterseniz eşlerinizi de davet edebilirsiniz” dedi. Az sonra eşleri de katıldı bu alışılmadık olaya ve ortama. Gittiklerinde gece yarısıydı. Ve çay değil bira içilmişti elbette.
IWC’de uzun bir süre bu şaşırtıcı ortam, yenilen içilenler ve sanat yapıtları, Türk kültürünün bilmedikleri yanları konuşuldu, gelemeyenler de hayıflandı durdu.